Hüseyin Adıgüzel

 

YANLIŞ HESAPLAR

 

 

1991 yılında teker teker bağımsızlıklarını ilân eden Türk cumhuriyetlerini devlet ve millet olarak büyük bir coşkuyla selâmladık. Hepsinin birden bağımsızlıklarını tanıdık. İlk büyükelçilikleri biz açtık. Milletimiz büyük bir sevinç ve coşkuyla, dili bir, tarihi bir, dini bir kardeşlerine koştu. Onları iştiyakla kucakladı. Onlara gönlünü ve kesesini açtı.


Bütün bunlar, milletimizin uzun yıllar içinde sakladığı duygularını açığa vurmasıydı. Beklentilerin gerçeğe dönüşeceğine olan inancının, hayata geçirebileceği günlerin yaklaştığının tezahürleriydi. Dilde, fikirde, işte birlik, Türk ortak pazarı, Türk dünyası birliği... gibi beklentiler, bu coşkunun baş sebebiydi. Sekiz-on yıl içinde tüm sorunlar çözülür, isteklere ulaşabilirdik.


O coşkulu günlerin üzerinden tam on bir yıl geçti. Bugün geldiğimiz nokta başlangıçtan daha geridedir. Yani beklentilerimizin hiçbiri gerçekleşmedi. Neden böyle oldu? Niçin amacımıza ulaşamadık? Bugün bunları sağlıklı bir şekilde değerlendirebiliriz. Somut olmasa da bazı sonuçlara ulaşabiliriz.


Biz devlet ve millet olarak bu cumhuriyetleri ve insanlarını tanımıyorduk. Kendi dünya görüşümüzü, hayat felsefemizi, hayata bakış ve algılayış tarzımızı az çok oralarda bulabileceğimizi zannederek işe başladık. Öyle ya, tarihi, dini, dili, örf, âdet ve gelenekleri bizimle birdi. Kendimiz gibi insanlar bulacağımız zannı, bu teoriye göre doğru sayılabilirdi. Ama yanıldık. Devlet başkanından en sade vatandaşına kadar, dünyada eşine başka yerde rastlayamayacağımız bir insan tipi ile karşılaştık. Bu insan, Sovyet insanıydı. Onun özelliklerini bilmeden, resmî, gayrıresmî ilişkiler kurmaya kalktık.

Yanılgılar ortaya çıkmaya başladığı zaman "Aman, ülkeleri başlarına yıkılsın. Bana ne? Ben ne yapmaya çalışıyorum, onlar ne yapıyor?" deyip küstük, tası tarağı toplayıp ülkemize döndük. Eğer bu Sovyet insanlarını tanıyarak işe başlasaydık, tedbirlerimizi alacak ve amaçladığımız noktaya, biraz zor da olsa ulaşma yolunda epey mesafe katedecektik. Yapamadık.


Cumhuriyetler, bağımsızlık kararlarını cumhurbaşkanlarına rağmen halkın büyük baskısı karşısında aldılar. Hiçbir cumhurbaşkanının -Askar Akayev hariç- bağıms&##305;z olma gibi bir düşüncesi yoktu. Halkın dayanılmaz baskısı, meclislerin kararı almasını sağladı. Ama cumhurbaşkanları, kararın ilânını ertelediler. Ta ki, başarısız generaller darbesinden sonra Yeltsin, Kravçuk ve Şiskov'un Sovyetler Birliği'nin sona erdiğini ilân etmelerine kadar. Hattâ Yeltsin Rusya Federasyonu'nu, Kravçuk Ukrayna Cumhuriyeti'ni, Şiskov'da Beyaz Rusya Cumhuriyeti'ni aralık ayında ilân etmelerine rağmen, Türk cumhuriyetlerinin cumhurbaşkanları en erkeni mayıs sonunda (Azerbaycan 29 Mayıs 1991) bağımsızlık kararlarını yürürlüğe soktular. Ağustos sonuna kadar kararı bekletenler de oldu. Bütün bunlar o cumhurbaşkanlarının sisteme ne kadar bağlı olduklarının birer göstergesiydi. Ama maalesef biz bunu anlayamadık. Devlet olarak onlara destek olduk. Para verdik, mal verdik, teknoloji verdik. Kendi ayakları üzerinde durabileceklerini anladıkları anda gerçek yüzlerini gösterdiler ve sırtlarını döndüler.


O insanları yeterince tanımamanın sonuçlarına katlanmak zorunda kaldık. Halbuki bağımsızlık kararlarının alındığı günlerde tüm cumhuriyetlerde, Türkçü, milliyetçi çok güçlü halk hareketleri vardı. Bunlarla ilişki kurmak mümkündü. Bu kuruluşlar vasıtasıyla, Sovyet artığı diktatörler devrilebilir ve demokratik cumhuriyetler kurulabilirdi. Halk hareketlerine dolaylı olarak verilecek çok küçük desteklerle bu iş başarılabilirdi. Ama yapılmadı ya da yapılamadı. Destek bir yana bunlarla ilişki bile kurulmadı.
Netice, işte orta yerde duruyor.


Bugün Türkmenistan ve Özbekistan tüm muhalifleri ortadan kaldırmışlardır. Türkmen muhalifleri ya öldürülmüş (Ak Murat Şir ve Bapla Göklen gibi) ya da ülke dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. (Abdi Guliyev ve Ak-Muhammed Velsapar gibi). Özbekistan'da da durum farklı değildir. Yüzlerce muhalif haspistedir. Abdürrahim Polat, Muhammed Salih, Enver Osman, Polat Ahun gibi liderler de yurt dışında sürgündedir. Her iki ülkede de koyu bir diktatörlük hüküm sürüyor.


Azerbaycan, diğerlerine oranla daha demokratik bir görüntüye sahip. Hiç olmazsa, kontrollü de olsa bir muhalefetten söz etmek mümkün. Parlâmentoda temsil edilen muhalif partiler, parlâmento dışı muhalif partiler. muhalif basın var. Ama orada da yüzlerce muhalif hapishanelerde. Şimdilik Aliyev yönetimi muhaliflere tahammül ediyor. Sonrası ne olur bilinmez.


Kırgızistan, komünist olmamış bir başkana sahip tek Türk cumhuriyeti. Biz her yazımızda Askar Akayev'i diğerlerinden ayrı tutmuştuk. Akayev'in daha demokrat ve liberal olduğunu savunmuştuk. Ama bugünlerde aldığımız haberler, Akayev'in de gittikçe sertleştiğini gösteriyor. Muhalefet milletvekillerinin ve muhalif gazetecilerin tutuklanması gibi haberler, ibrenin ters istikamete doğru yol almaya başladığının somut göstergeleri. Ayrıca çok yakında daha vahim bir haberle sarsıldık. 1999 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan ve Kırgızistan'ın en büyük siyasî partisi olan Sosyal Demokrasi Partisi'nin genel başkanı, milletvekili Almasbek Atambayev'e suikast girişiminde bulunulmuş. Almasbek Atambayev, suikasti çok küçük bir yara ile atlatmış.
İki suikastçi tutuklanmış. Suikasti kimin düzenlediği henüz net olarak anlaşılmış değil. Fakat ülkenin en büyük siyasî partisinin genel başkanı, milletvekili ve cumhurbaşkanı adayı bir kişiye yapılan suikast girişiminin, öyle sıradan , adi bir olay almadığı da bir gerçek. İnşallah sağlıklı bir araştırma yapılır ve suçlular ortaya çıkarılır. Böylece devletin önemli mevkilerinde bulunanlar da töhmetten kurtulur.


Almasbek Atamsayev sıradan bir insan değildir. Geleceğin en güçlü cumhurbaşkanı adayıdır. Ama garabete bakın ki, Türkiye dostu, gerçek demokrasi havarisi bir insana suikast girişiminde bulunuluyor, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve demokrasi havarisi basının ve kuruluşların gıkı bile çıkmıyor.
Belki haberleri bile olmamıştır. Suikastten sonra Almasbek Bey, Türkiye'ye geliyor. Bir hafta dinleniyor. Türk siyaset sahnesinden hiç kimse geçmiş olsun bile demiyor. Şimdi gelin biraz fikir cimnastiği yapalım. İki sene sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerini Almasbek Atambeyev'in kazandığını var sayalım. Bu durumda bizim yöneticilerimizin, ilgililerimizin, siyasîlerimizin hangi yüzle kendisi ile konuşacaklarını gerçekten merak ediyorum. Ve ondan ne bekleyeceklerini... Şimdi burada uygulanan politikanın doğru olduğunu kim iddia edebilir?


Kazakistan özel bir duruma sahip. Demografik yapı, Nur Sultan Nazarbayev'in başının en büyük derdi. Bu da ayrı bir yazı konusu. Yalnız kesin bir gerçeği burada söylemeliyiz. Kazakistan da yavaş yavaş bizden uzaklaşıyor.


Bütün cumhuriyetlerin cumhurbaşkanları birer Sovyet insanı. Onların çarpıcı özellikleri var.
Bir kere hepsi sistemin insanı... Sistemin yetiştirmesi... Bu yüzden 70 yıldır beyin hücrelerine kadar işleyen komünizmden vazgeçmeleri, onu yok saymaları eşyanın tabiatına aykırı. Bu yüzden ülkelerinde kurdukları rejim, Sovyet rejiminden farklı değil. Aynı yöntem, aynı işleyiş ve putlaştırma. Bakın Safar Murat Türkmenbaşı'na... Adam ebedî başkan ilân ettirdi kendini. Yetmedi. Şimdi peygamber ilân ettirmenin hazırlığı içinde. Bakın Aliyev'e "Ben olmasaydım bağımsız Azerbaycan olmazdı" diyor. Bütün cumhuriyetler, siyasî yapısı, ekonomik sistemi ve kültür politikaları ile âdeta birer Sovyet Cumhuriyeti. Sadece küçük bir çizgi var. Daha önce Sovyetler Birliği ittifakı içerisindeydiler, şimdi ise bağımsızlar. Türkiye olarak bunları asla göz ardı etmeden, muhalefetle ilişkiler kurmak ve geliştirmek gerekirdi. Ama ne hikmetse bizim hükûmetlerimiz sadece devlet ile ilişki kurmayı ve geliştirmeyi düşündüler. Belki bugün bir şeyler değişir diye düşündüm. Ama görüyorum ki, değişen hiçbir şey yok. Sadece Azerbaycan ve Kırgızistan'da olan muhaliflere bir merhaba demek, nasılsınız diye sormak bu kadar güç ya da tehlikeli mi? Bunu anlamak elbette mümkün değil. Azerbaycan'da Ali Kerimoğlu'na, İsa Kamber'e, Kırgızistan'da Almasbek Atambayev'e ulaşmak o kadar zor ki, onlara bir kuru selâmı bile gönderemiyoruz. Peki, yarın bu insanlardan biri o ülkenin başkanı olursa nasıl yanına gideceğiz? "Bak arkadaşım kusura bakma, seni ben ancak ikbalinde severim" mi diyeceğiz?


Yanlışların en büyükleri bunlar. Kesinlikle bilinmesi gereken husus, siyasî iktidar vasıtasıyla isteklerimize ulaşmak mümkün. Gayrısı boş ve hayâl. On senedir bu ülkede alfabe birliği, dil birliği, tarih birliği gibi konularda komisyonlar kuruluyor, ilmî toplantılar yapılıyor. Sonuç? Sıfıra sıfır elde var sıfır. Ama bir siyasî irade bunu bir günde gerçekleştirir. Bunu anladığımız zaman, bugünün muhalefetinin ne kadar önemli olduğunun farkına varabiliriz.

 

1